2 Mayıs 2009 Cumartesi

TAŞINAN ÇOCUK

Dört katlı, her katında bir daire olan apartmanın en üst katındaki evlerinden taşınıyorlardı. Babasının tayini nedeniyle uzakta olmayan çok daha büyük bir kasabaya gidiyorlardı. Eşyalar kamyona yüklenirken oturdukları apartmanın karşısındaki okulunun bahçesinde son bir kez dolaşmaya gitti. Kasabada bulundukları beş seneden uzun bir süredir bu bahçe onun neredeyse yegane oyun alanı olmuştu. Öğrenim hayatına da iki sene önce bahçesinde oyunlar oynadığı bu okulda başlamıştı. Kayıt olduğu günü çok iyi hatırlıyordu. Okulların açılmasına on beş yirmi gün kala annesiyle beraber müdürün odasına gitmişlerdi. Herhalde binaya da ilk defa bu nedenle girmişti. Kasabanın lisesinde öğretmen olan annesini müdür ve müdür yardımcısı tanıyorlardı. Kayıt işlemi sırasında müdür, onlarla aynı apartmanda oturan emekli albayın oğlu sandığı bir çocuğun yaramazlıklarından şikayet ediyordu. Topçu olduğu için kulakları ağır işiten emekli albay ve karısı yalnız yaşıyorlardı, sakin bir emeklilik geçirmek için bu küçük şirin kasabaya yerleşmişlerdi. Çocukları yoktu varsa bile evden ayrılacak kadar büyük olmalıydılar. Müdürün yaptığı hatayı müdür yardımcısı “Sözünü ettiğiniz çocuk hocanımın büyük oğludur” diyerek düzeltti. Gözleri büyüyen müdür “Umarım bu çocuk abisi kadar yaramaz değildir” dedi.
Birinci sınıfa öğlenci olarak kayıt edilmişti, ilk günü onu okula annesi ve abisi götürmüştü, kara önlüğünü giymiş, beyaz yakasını takmıştı. Ağlayan bir sürü çocuk ve onları teselli eden anneleri acayip ve biraz da korkutucu görünmüştü. Ağlamamak için kendisini tuttu, abisi okul numarasını öğrenmişti bir yerlerden, “Numaran 412 sakın unutma” dedi. Böyle daha çok numaralar alacaktı. Annesi ve abisi fazla oyalanmadan kendi okullarına gittiler, yalnız kaldığında da ağlamadı, bir sıraya oturdu ve günün bitmesini bekledi. Her gördüğünde heyecanlandığı güzel kız da bu okula başlamıştı ama sabahçı olarak. Bunu öğrendiğinde öğlenci olarak başladığına üzüldü. İlk günler evde sürekli sorduğu bir soru vardı: “Sence bugün okula gitsem mi?” Evdekilerin bu soruya pek kulak astıkları yoktu, “Biz gidiyoruz sen istersen otur” diyorlardı. Ders zili çalar çalmaz istemeyerek de olsa merdivenlerden koşarak iner okula girerdi. Bu isteksizlik zamanla geçti, okula alıştı, arkadaşlar edindi, özellikle bahar geldiğinde okula gitmekten nerdeyse keyif bile almaya başladı. Çok sevdiği sarışın mavi gözlü bir arkadaşı vardı, tenefüslerde kollarını birbirlerinin omzuna atarak bahçede dolaşıp konuşurlardı, okulu keyifli yapan şeylerden biri de bu tenefüs gezmeleriydi.
Bir sonbaharda geldikleri kasabadan yine ıslak bir sonbahar sabahı ayrılmak üzereydiler. Fazla vaktinin kalmadığının farkında olan çocuk bahçedeki eski okul binasına doğru yürüdü. Okulun büyükçe bahçesi, üç taraftan sokaklarla, bir taraftan da yüksek bir duvar ve arkasındaki evlerle çevrelenmişti. Eski ve yeni okul binaları birbirlerine dik, bahçe duvarlarına paralel olarak yerleşmişlerdi. Arka kaypa yakın kısımda ise küçük kantin ve kooperatif binası vardı. Bahçede çift kale maç yapmaya uygun bir çok yer vardı, kaleler de genellikle duvar önleri veya iki ağacın arası oluyordu. Eski binanın merdivenlerinin yanındaki boşlukta maç yaptıkları bir tatil günü sabahını hatırladı. Duvar önündeki kalede kaleciydi, maç yeni başlamıştı, ufak plastik kırmız bir topla oynuyorlardı. Baştan beri gözüne garip görünen topu kaleye atılan ilk şutta uzanıp çıkardı. Çıkarmıştı ama top gülle gibiydi, eli de duvara yapışmıştı, o zaman bunun inmiş bir plastik top değil de bir basketbol topunun şamreli olduğunu anlamıştı, ayağıyla vururken de bileği çıkacaktı nerdeyse. Binanın sarı boyalı penceresiz yan duvarına bakınca yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Bir yaz, abisi kardeş şehirlerarası bir tur organizasyonuyla Berlin’e gitmişti. Dönüşte getirdikleri arasında bir de bumerang vardı. Bir insan yurt dışından neden bumerang getirir, muhtemelen satın alınmış bir şey değildi birisi tarafından verilmiş olmalıydı. Bumerangı herkes gibi televizyondan yani filmlerden biliyordu çocuk ve filmlerde bir bumerang atıldığında döner dolanır atan kişiye geri dönerdi, bumerangın başka türlü hareket etmesi düşünülemezdi. Bunu hemen test etmeye karar veren çocuk mavi plastik bumerangı kapar kapmaz okulun bahçesine koşmuştu. Bahçenin ortasından eski binaya doğru fırlattığı bumerang hiç de filmlerdeki gibi gitmedi, duvara çarptı ve kırıldı. Sandığı gibi kendisine kimse kızmadı, bize yabancı olan bu objeyi kimsenin mal sayıp kıymet vermemesine sevinmişti.
Eski binanın yanından yeni binanın girişine doğru yürüdü, Atatürk büstünün önünde durdu. Yüksek mermer kaideli siyah büstün önünde hazır olda durduğu bir fotoğrafı vardı. Geçen sene Şubat tatilinde bir fotoğraf makinesi almak istemişti. Karne harçlıklarıyla kasabadaki birkaç fotoğrafçının birinden tek kullanımlık bir makine almışlardı abisiyle. Sonra kasabayı sokak sokak gezip beğendikleri arabaların yanında birbirlerinin fotoğraflarını çekmişlerdi. Kendi sokaklarında ve okul bahçesinde de birkaç fotoğraf çekip filmi bitirmişlerdi. Büstün önündeki fotoğrafta işte bu makineyle çekilmişti, bunu ve diğer bütün fotoğrafları itinayla albümüne yapıştırmıştı. Evdeki diğer albümlerden heveslenip bir albüm aldırmıştı kendisine. Bütün eşyalar gibi bu albüm de şimdi kolilerin birindeydi. Taşınma zamanı yaklaşınca çevre bakkallardan bir çok koli toplamıştı, ufak bir tanesine kendi eşyalarını yerleştirip bantlamıştı. Bu işi biraz erken yaptığı için koliye bir şeyler koymak veya içinden bir şeyler almak için pek çok kez bandı yırtıp tekrar yapıştırmıştı.
Büstün önünden arka kapıya yakın olan kantin binasına ilerledi, sonra dönüp yeni binaya, sınıfının pencerelerine baktı. İkinci sınıfta, okulun kapanmasına yakın bir günü anımsadı, sınıfta şiir okuyordu. Ders kitaplarında veya dergilerde olan bir şiir değildi bu. Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Çoban Çeşmesi” şiiriydi. Evdeki, ciltlerini çok sevdiği “Türk Klasikleri” isimli kitapların 7. cildinden ezberlemişti bunu. “Han Duvarları” şiirinin içinde geçen dörtlükleri de ezberlemişti. Bu şiirleri okula gitmeden önce babası okuyordu ona, okuma yazma öğrenince kendi okumaya başlamıştı. Kafiyelerini çok seviyordu şiirlerin, şiirin bir ahenk işi olduğunu, bu ahengi yakalamak için kefiyenin şart olmadığını o zamanlar bilmiyordu. Ziya Gökalp’in “Alageyik” şiiri de sevdiği şiirlerdendi, “Çocuktum ufacıktım, top oynadım acıktım” dizesiyle başlayan bu şiir, sürekli top oynayan çocuğu etkilemişti. “Açtım bir elmas oda dev şahını uykuda buldum kestim başını” diye bir bölümü okurken, elmas odayı elma soda olarak okuyordu ve bunun gazoz gibi bir şey olduğunu düşünüyordu, meyveli sodalar çok sonraları çıkacaktı.
Sınıfta şiir okuduğu gün tesadüf eseri üst sınıflardan birinin öğretmeni de onların sınıfındaydı. Şiiri bitirdiği zaman bu öğretmen sınıfın öğretmenine “yılsonu programı için bu çocuğu istiyorum” dedi. Okullar yakında kapanacak ve öğrenciler bir yılsonu etkinliği düzenleyecekti, çoğunlukla üst sınıfların görev aldığı bu etkinlikte arada bir yerde çıkıp bu şiiri okuyacaktı. Yılsonu gecesi bir cumartesi akşamı günü yapılacaktı, o gün geldiğinde her zamanki gibi erkenden uyandı. Akşama daha çok zaman vardı ve vakit geçirmenin en iyi yolu tabi ki top oynamaktı. Bütün gün bir gol kralının bir sezonda attığı gol kadar gol attı, televizyondan öğrendiği az bilinen bir takımın tanınmayan bir futbolcusunun adını yakıştırmıştı kendisine. Akşam olduğunda eve gitti, annesi ona abisinin bir gömleğini giydirdi, babasının bir kravatını da boyuna göre bağladı, ilk defa kravat takıyordu, bu ona garip gelmişti. Doğru okulun bahçesine gitti, kantinin önüne sahne kurulmuş, sahnenin önüne de sıra sıra tahta sandalyeler dizilmişti, sokak düğünlerindeki gibi her tarafa ampuller asılmıştı. Kantin binasındaki bir bölüm kulis olarak kullanılıyordu, sırasını beklemek için oraya gitti. Etrafta koşuşturan bir sürü öğretmen ve öğrenci vardı, tanıdığı pek kimse yoktu, öğrenciler genellikle büyük sınıflardandı. Sonra o güzel kızı gördü, ve yine heyecanlandı, iri maviş gözleriyle çok hoş bakıyordu, o da bir gösteride görevliydi herhalde. Sırası geldiğinde sahneye koşarak çıktı, zaten elma yanaklıydı, şimdi kulaklarına kadar kızarmıştı. Ön sıradaki birkaç komşuyu hemen tanıdı. Bir yerde biraz tekleyerek şiiri okudu, selamını verdi, alkışını aldı içeri geri döndü.
Gitme vakti gelmiş olmalıydı. Bahçe duvarının üzerine çıkıp sokağa doğru yürümeye başladı, bir sefer bu duvarın üzerinde yalnız başına otururken dengesini kaybedip düşmüş kafasını asfalta çarpmıştı. Kafası yarılmamıştı ama çok ağrımıştı, taş kafalı olmanın faydasını ilk defa görüyordu. Annesi beyin kanaması geçirecek diye baya endişe etmişti. Sokağa geldiğinde eşyaların yüklenme işi bitmişti. Küçük arabalarına bindiler, kamyonun önüne düşüp yeni kasabaya, yeni evlerine doğru yola çıktılar.

20 Nisan 2009 Pazartesi

SAMATYA BİR MASALDI

Uyandığımda üzerimde ağır bir yorgunluk, kafamda bulanık bir sersemlik vardı. Yine uykumu alamadım, nasıl ve ne zaman yattım diye düşündüm, hatırlayamadım. En son telefonla konuştuğumu hatırlıyordum fakat kiminle ne konuştuğumu bilmiyordum. Günlerden hangisiydi? Perşembe olmalıydı, bugün Cuma öyleyse. Bir an okula geç kaldığımı sandım, Perdenin arasından dışarısı alaca karanlık görünüyordu, demek ki güneş yeni doğuyor öyleyse geç kalmadım. Saatimi, telefonumu aradım masanın üzerinde bulamadım. Banyoya gitmek için odamdan çıktım ki mutfağın ışığını yanar gördüm, içeriden sesler geliyordu. Evde yalnızdım, bizimkiler yazlıktaydı, gece geri mi döndüler acaba? Ne ağır uymuşum hiç duymadım. Yavaşça mutfak kapısına doğru ilerledim, kapıdan içeri bakmamla olduğum yerde donup kaldım. Adamın biri üzerinde aşçı önlüğüyle ocağın başında bir şeyler yapıyordu. Beni görünce gülümsedi. Daha ağzımı açamadan beni masaya davet etti.
- Buyurun beyefendi, arkadaşlarınız birazdan burada olacaklar.
- Sen kimsin !?
- Hatırlayamadınız galiba ben Murat Bey’in kardeşiyim Günbilirden.
- Ha evet, peki ne yapıyorsun burada?
- Kalamar kızartıyorum.
- Sabah sabah kalamar Allah Allah.
- Sabah değil beyefendi akşam olmak üzere.
- Akşam mı? Bugün günlerden ne?
- Cumartesi
- Nee iki gündür uyuyor muyum ben?
- Ne zaman yattığınızı bilmiyorum ama ben geldiğimden beri uyuyorsunuz.
- Sen buraya nasıl geldin?
- Beni arkadaşlarınız gönderdi.
- Hangi arkadaşlarım?
- Bizim oraya sürekli beraber geldiğiniz arkadaşlarınız. Biraz öncede aradılar yoldaymışlar.
- Niye yolladılar seni?
- Sizler için özel bir geceymiş, dışarıda değil evde olmak istemişler. Murat’ı aramışlar o da beni buraya gönderdi.
- Peki içeri nasıl girdin?
- Uzun uzun kapıyı çaldım gelip açtınız, ama uyur gezer bir haldeydiniz tekrar gidip yattınız.
- Allah Allah ne oluyor hiçbir şey anlamadım. Ben bir duşa gireyim de sonra sen bana bir kahve yap.
- Nasıl isterseniz beyefendi

Ben bu olayı hatırlıyorum. Teyzeoğlu ile Samatya’ya gitmiştik, dönüşte yazıhanede uydurmuştum. Nasıl gerçekleşti bu deli saçması iş. Hep o telefon konuşmasından sonra oldu bunlar. Kiminle konuştum, bana ne dendi ki iki gündür baygın gibi yatıyormuşum. Cuma günü geçmiş, Cumartesi akşam olmuş, nasıl olur da ben bu kadar uyuyabilirim? Hasta değildim, ilaçla falan da hiç işim olmaz, çok ilginç. Yıkandım, üzerimi değiştirdim, aşçının sofrayı kurduğu balkona geçtim. Telefonla çavuşu aradım.
- Alo çavuş,
- Ooo uyandın demek sonunda çavuş.
- Evet uyandım, burada bir adam var kalamar kızartıyor.
- Hahahaha
- Ne oluyor bir halt anlamadım ne işler çeviriyorsunuz.
- Adam sevinçten hafıza kaybı yaşıyor.
- Telefonda ben senle mi konuşuyordum?
- He benle konuşuyordun ses kesildi aha bayıldı dedim hahaha.
- Ne sevinci ne dedin ki bir bok hatırlamıyorum.
- Bekle az, kuzenle birazdan oradayız.

Kapı çaldı, gittim açtım. Çavuş ve teyze oğlu beni görüp kahkahalarla içeri girdiler, balkona geçip masaya oturduk. Hala kıkırdıyorlardı ve ben en aptal yüz ifademle onlara bakıyordum.
- Anlatsanıza kardeşim ne oldu, ne işler çeviriyorsunuz?
- Haha Teyzeoğlu sen hakikaten bir şey hatırlamıyor musun?
- Hatırlamıyorum vallahi söylesenize, çatlatmayın adamı.
- Dur kuzen hemen söyleme biraz tadını çıkartalım şu işin.
- Alçaklar söylesenize.
- Çavuş biz geçen cumartesi neredeydik.
- Nerdeydik… Düğündeydik ya.
- Evet Petroçelli’nin düğünündeydik.
- Eee?
- Çıkınca ne yaptık?
- Yazıhaneye gittik vurduk kafayı yattık.
- Haha sen alarmın şifresini yanlış girdin hatta herkesi uyandırdık.
- Evet ya babama söylerken ben yedim o haltı.
- Bir şeyi atlıyorsun çavuş yazıhaneye girmeden bir şey yaptık.
- Ne yaptık… ne yaptık…
- Hafızası yerine geliyor kuzen.
- Buldum! Bir büfeden sigara aldık ve süper loto oynadık kupon sende kaldı hatta. İçimizdeki en güvenilir adam budur dedik.
- Sonra ben seni Perşembe akşamı aradım.
- Süper lotonun çekiliş günü. Yoksa, yoksa…
- Evet, çıktı oğlum çıktı, bize çıktı. Sarhoş kafayla oynadığımız kupona çıktı.
- Kuzen bu yine bayılacak galiba gözleri kaydı baksana ben kolonya bulayım.
- Vay be her şey senaryodaki gibi oluyor. Ne kadar çıktı?
- Ton para. Evet anladığın üzere senin senaryoyu gerçekleştiriyoruz. Biri bitti diğeri başlayacak.
- Nasıl yani? Vito ve karavan mı?
- Biz dün kuzenle Ankara’ya gidip parayı tahsil ettik. Siyah camlı lacivert Vito şimdi garajda. Her şeyiyle tam bir sanatçı arabası. Yarın da karavan geliyor.
- Teyzeoğlu bu akşam da saz ekibi geliyor. Muratçığıma uğradık gelirken elemanları gönderecek. Anlaşırsak onlar da bizle gelecekler.

Aşçımız mangalda balıklarımızı pişirirken, kemancı, klarnetçi ve darbukacıdan oluşan saz ekibimiz de gelmişti. Mest edici bir giriş faslından sonra kendilerine teklifimizi yaptık. Bir minibüs ve karavanla yurt turu yapacak hatta sınır dışına çıkıp Tuna boyuna kadar uzanacaktık. Keyfimize göre gezecek, doğası, havası, manzarası en güzel yerlerde konaklayıp rakı sofrası kuracaktık. Karavan sayesinde bize özel mobil bir kır lokantamız olacaktı. Mümkün olduğu kadar otellerde, motellerde, pansiyonlarda kalacak, bir yer bulamazsak, minibüs ve karavanda geceleyecektik. İstediğimiz yerde istediğimiz kadar kalacaktık. Ana hatlarıyla bir güzergah planımız olacak, detaylara yolda karar verecektik. Gezi süresi şimdilik meçhuldü, yaz başındaydık, yaz sonuna kadar gezeriz diye düşünüyorduk. Saz ekibi kendilerine de ilginç gelen bu teklifi fazla nazlanmadan kabul etti. Aşçımız ve saz ekibimiz hazırdı, Çavuş önceden çalıştığı şirketten (süper lotonun çıktığı gece istifayı basmıştı) karavan için bir şoför ayarladı, Vitoyu teyzeoğluyla dönüşümlü kullanmaya karar verdiler, ben de arkada kitap okuyacak, bir şeyler yazacak bazen de zırvalayıp kafalarını şişirecektim. Aşçımız ve saz ekibimiz de karavan da seyahat edeceklerdi, ekip tamamdı. Gezimizin harika bir gezi olacağı bu akşamdan belli olmuştu. Hayaline cihan değer bir gezi.
Ertesi gün öğleye doğru Sultanahmet’e, yazıhaneye geçtik. Akşamüstü karavanımız teslim edilecekti o zamana kadar malzeme tedariki için görev dağılımı yaptık. Büyük ölçüde gittiğimiz yerlerden taze şeyler alacaktık, yine de belli başlı malzemeler elimizin altında olmalıydı. Teyzeoğlu ve aşçımız Samatya’ya ve Balıkpazarı’na giderek işin deniz mahsulleri kısmını halledeceklerdi. Bu en önemli görevdi, deniz mahsulleri soframızın baş tacıydı, her zaman her yerde bulamayacağımızdan bolca stok edilmesi gerekiyordu. Çavuşla ben de çiğköftelik malzemeler, kuruyemiş, tütün, içki, ve bir lokanta mutfağında olması gereken her türlü öte beriyi toparlayacaktık. Unutulan akla gelmeyen bir sürü şey olsa da gezinin heyecanıyla alışverişi kısa zamanda tamamladık. Bu arada yuvarlak tel çerçeveli gözlük almayı da ihmal etmedim, gündüzleri entel, akşamları keş olacaktım. Akşam karavanla eve dönerken çocuklar gibi şendik. Ertesi sabah hayallerimizin yolculuğu bizi bekliyordu.












12 Nisan 2009 Pazar

BİR GÜNLÜK DÖNÜŞ

Yatağına yatmış saatlerdir boş gözlerle tavana bakıyordu. Hava kararmaya başlamıştı, tam istediği gibi evde kimseler yoktu. “Bunu yapabilecek miyim?” diye sürekli tekrarlıyordu, içinden başlamıştı şimdi sesli söylüyordu. Karmakarışık düşünceler üşüşmüştü zihnine her zaman olduğu gibi. Bunca yıl insanları sıkıntıya sokmamak için, beni düşünmemeleri için elimden geleni yaptım. Bu kafayla, bu kafaya rağmen yıllarca direndim. Akıllıca sanılan işler yaptım aferin dediler. Hoşuma gitti de yetmedi bu aferinler. Bana normal, insanlara garip gelen şeyler düşündüm söyleyemedim. Bu gariplikler ki insanlar onlara gariplik dediği için garipliği boyun eğip kabullendiler. Zayıf yaratılışlının ürettiği garipliklerdi bunlar dışa isyan edemediler, içte sıkıştılar, sıktılar. Küçük yaramaz çocuklar gibiydi bu gariplikler, bir duvarın arakasında birbirlerini kovalıyorlardı. Duvarın önünde akıllı duruyordu. Yaramazlar duvarın üstüne çıkıp akıllıya taş atıyorlardı, duruşunu bozuyorlardı akıllının. Duruşu bozulunca görünüşü de bozuluyordu, bakanlara acayip görünüyordu. Akıllı seviyordu yaramazları seviyordu da duvarın arkasında kalmaları ve taş atmamaları şartıyla. İnsanlar, onları suçlamamalıyım, bütün suç bende, ifade edemedim bazı şeyleri. Fark ettim, idrak edemedim çoğu zaman, ne anladığımı bilemedim ki ifade etmesini bileyim. Hastalıklı bir beynim var benim, yanlış şeyler düşünmeyen ama sıkıntılar yaratan bir beyin. Hepsine alıştım sandım, aldandım. Of kendime katlanmak ne zor.
Işığı yakıp, pencereyi açtı. Derin derin nefes aldı. Bir şeyler yazmalı, her zaman öyle olur değil mi? Öyle olur tabi yazmak lazım. Peki kime ne yazacağım. Oturayım bakayım masaya bir şeyler yazabilirim herhalde. Kağıt kalem aldı başladı. “Canım Annem”, evet sonra. “Senden çok özür dilerim” bak ne biçim başladım, en son yazılacak şeyi en başta yazdım. Salağım ben daha iki satır yazı yazamıyorum. Söyleyeceklerimi de hayatım boyunca bir sıraya koyamadım hep o yaramazlar kafamı karıştırdı. Sıraya koymadan rastgele söyleseydim, en azından evdekiler anlamaz mıydı? İlgisizdiniz diyemeyeceğim, fark etmediğiniz şeylerle nasıl ilgilenecektiniz. Belki de güreşen develerin kulaklarını görüyordunuz yalnız. Kağıdı buruşturup çöpe attı. Bir iki dakika düşünür gibi durdu yeni bir kağıt aldı. “Sevgili eski sevgilim”, böyle hitap mı olur ismini yazsaydım bari kızın. Arkadaş mektubu mu canım, eski de olsa bir zamanlar sevgiliydi. Eski yerine sabık mı yazsaydım acaba. He he, dur sen dur defterini düreceğim ben senin suyun ısındı. Neyse devam edelim bakalım. “Daha farklı olsaydı keşke her şey” Ne güzel olurdu ben farklı bir adam olsaydım, kafamı yastığa koyduğum gibi uyuyan, öğlenlere kadar uyanmayan biri olsaydım. Ağzıma geleni dilimi ısırmadan söyleyebilseydim ve sonra hiç düşünmeseydim bunları. İnsanlara gereğinden fazla önem vermeyen biri olabilseydim keşke. “Günlerim hep seni özlemekle geçti” Seni özlemek güzeldi, böyle geçmedi ki günler, türlü saçmalıklarla avunmalarla geçti. Söyleyemediğim gibi yazamıyorum da samimiyetsizim ben samimiyetsiz. Samimiyetsiz olmasam kendimden bu kadar sıkılır mıydım? Samimiyetsiz olmasam seni terk eder miydim? İnsanlara dert olmamaya çalışmayı bu şekilde elime yüzüme bulaştırır mıydım? Kağıdı parça parça etti, hırsını alamadı kalemi de kırdı. Odadan çıktı koridorda volta atmaya başladı. Salona gidip bir sigara yaktı camın önünde uzun süre dikildi. Biraz sakinlemiş hissediyordu kendini. Masasının başına geri döndü, yeni bir kağıdın başına oturdu. Sevgili dostuma bir şeyler yazamaz mıyım? Acı tatlı çok hatıralarımız oldu en azından ona birkaç satır bir şeyler yazmalıyım.
Sevgili Dostum,
Bu hayatta seni tanımış olmaktan dolayı çok mutluyum bu nedenle kendimi çok şanslı sayıyorum. Mutluluk bana pek uğramayan bir şeydi bilirsin. Yada bilmezsin nerden bileceksin. Beni anlamaya en çok yaklaşan insan sen oldun ama ıskaladın. Gülüyorduk eğleniyorduk ama ben için için kıvranıyordum. Yine kendime acımaya ve kendimi acındırmaya başladım. İnsanlar beni anlamazsa anlamasın ne çıkar bundan. Ben neyim ki koskocaman bir hiç. Niye bu kadar kanıma dokunuyor bu niye niye niye…
Bu kağıdı da parçaladı. Bütün kağıt parçalarını toplayıp camdan attı. Masasına döndü, ani bir hareketle çekmecesini açtı, tabancayı alıp şakağına dayadı.
Mutlak bir sessizlik ve karanlık içinde kaldı birdenbire. Oldu mu, bitti mi, yapabildim mi ben bunu? Silahın patladığını bile duymadım. Hiç tahmin ettiğim gibi olmadı. Gerçi bir şey tahmin ettiğimi de hatırlamıyorum. Bir dakika ben niye hala bir şeyler hatırlayabiliyorum. Nasıl olur bu, nasıl hala düşünebiliyorum? Artık düşünmemek için yapmadım mı ben bunu. Ölüm kocaman bir yalan mıymış yoksa? Burası neresi peki, niye sessiz, niye karanlık? Şimdiden ne çok soru birikti. Soru sayısının katlanacağını bilseydim intihar etmeye kalkmazdım, hemen de pişman olurum. Böyle olmaz canım, bu bir ara süreçtir birazdan bir şeyler olur mutlaka. Belki her yer aydınlanır, belki beni alıp götürürler.
Bir müddet sonra karanlığı delen bir ses işitir. “Buraya gel…” Tabi ya biliyordum ben geçici olduğunu bunun, şimdi her şey normale döner. Daha önce bir çok sefer öldüğüm için normal prosedürü iyi bilirim hehe.
- Nereye geleyim? Hali hazırda bir yer yok gibi görünüyor da diyemeyeceğim, ilk lafımda yalan söylemeyeyim, görünmüyor.
- Ne konuşuyorsun saçma sapan, sesime yaklaş.
- (Saçma sapanmış, deli midir nedir?) Peki geliyorum.
- Sensin deli, deli olduğun için kafana sıkmadın mı?
- Sanırım. Düşüncelerimi de okuyabiliyorsun demek. Konuşmasam da olur yani.
- Zor bir tipsin değil mi?
- Her şeye muktedir bir havan var, sen öyle diyorsan öyledir. Bu arada sen kimsin, nesin?
- Burada soruları ben sorarım.
- Ben seni filmlerde çok gördüm.
- Burada göremiyorsun ki filmlerde görmüş olacaksın yada gördüğünü sanmış olacaksın.
- Evet alışamadım henüz buraya. Bu lafı çok duydum diyecektim.
- Buraya alışma, gideceksin buradan.
- Tabi ya biliyordum ben, burada kalınır mı kapkara her yer. Soru sorma hakkı vermediniz ama bir şey sormak istiyorum. Niye bilincim yerinde, niye hala düşünebiliyorum?
- Ne olacaktı peki, sık kafaya kurtul öyle mi, yok öyle yağma. Hem sen gideceğin yeri soracağına niye bunu soruyorsun.
- Sahi ben nereye gideceğim?
- Geri gideceksin.
- Nasıl yani?
- Mektuplarını tamamlamadın, yarım bırakıp yırttın onları.
- Evet, tamamlamak istemedim.
- Neden tamamlamadın ?
- Daha düşünürken anlamını yitiren şeyleri yazmak anlamsız geldi.
- Düşünürken anlamını yitiren şeyleri düşünmekten vazgeçseydin şu an burada olmazdın. Yazmaktan vazgeçtin, ama düşünmekten vazgeçmedin. Bunun için de bilincin halen yerinde ve düşünebiliyorsun.
- Mektupları bitirmiş olsaydım bilincimden kurtulmuş mu olacaktım?
- Bilemem sen garip bir tipsin.
- Mektuplara gelene kadar ben bir sürü şeyi yarım bıraktım.
- Biliyoruz ama senin için son kayıtları dikkate aldık.
- Hadi ya hayatımın bir kara kutusu varmış demek.
- Böyle zevzek espriler yapanlar neden intihar ederler ki.
- İntiharlar bölümüne siz mi bakıyorsunuz burada?
- Onun gibi bir şey.
- Geri döneceğim garanti mi başka bir ihtimal yok mu?
- Hayır yok. Kesin döneceksin.
- Dönüp mektupları tamamlayıp buraya geri mi geleceğim?
- Mektupları tamamlamayacaksın.
- Ne yapacağım peki?
- Mektup yazdığın kişilerle konuşacaksın.
- Öldüğümü bilecekler mi peki intihardan önce mi sonra mı olacak bu? (Bir gün böyle sorularda mı soracaktım.)
- Öldüğünü öğrendiler, cenazen çoktan kalktı.
- Öyleyse intihardan öncesine göndereceksiniz beni.
- Hayır, zamanda yolculuk çok fantastik olur.
- Geri dönmek fantastik olmuyor da zamanda yolculuk mu öyle oluyor?
- Seni bir günlüğüne göndereceğiz mektup yazamadığın kişileri bulup konuşacaksın.
- Bir ölüyü karşılarında görünce konuşmak isteyecekler mi peki?
- Kendilerine bu durum haber verilecek.
- Konuştuktan sonra ne olacak?
- Sonrası meçhul.
- Gidip kimseyle konuşmak istemiyorum.
- Gittin bile.
- Haaaayııııır.

Evlerinin olduğu sokağın başında buldu kendini. Önce etrafına baktı sonra gökyüzüne. Şekil gereği yukarı bakıyorum ama her nerdeyseniz işte bana bunu yaptırmayın. Cehenneme atsaydınız bari, böyle işkence mi olur? Ağır adımlarla eve doğru yürüdü, anahtarı cebindeydi, kapı çalma adeti yoktu ama bu sefer kapıyı çaldı. Kim o demeden sessizce kapıyı araladı annesi. Hiçbir şey söylemden içeri girdi, karanlık holden doğruca salona gidecekti ki annesi boynuna sarıldı. Ağlamaktan bitap düşmüş kadın yine hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ne diyeceğini bilmiyordu. İnsanları teselli etmek gibi bir özelliği yoktu. Ona göre teselli, zamanın işiydi, insanlar bunu kendi başlarına becermeliydi. Annesini elinden tutup salona götürdü, kanepeye yan yana oturdular, hiçbir şey konuşmadan birbirlerine bakıyorlardı. Karanlık şahsiyetle yaptığı konuşmanın kafa karışıklığı yerini garip bir ezikliğe bırakmıştı. Annesini bu şekilde görünce, her şeyi ne kadar çok düşündüğünü sanırken aslında bir çok şeyi düşünmekten ne kadar yoksun olduğunu anladı.
- Ben sana bir kahve yapayım.
- Olur içerim.
Annesi mutfağa gittiğinde etrafı eşyaları incelemeye başladı. Hiçbir değişiklik yoktu ama annesindeki matem havası evin her yanına sinmişti sanki. Babası öldüğü zaman da böyle olmuştu. Zor günlerdi. Bu sefer zor günleri annesi tek başına yaşıyordu. Eli titreyerek fincanı sehpaya koydu annesi. Annemden önce başlamalıyım söze diye düşündü.
- Bunu nasıl yapabildiği mi soracaksın değil mi?
- Kendime sorup duruyorum bir cevap bulamadım.
- Acayip biri olduğumu bilirsin, dayanamadım işte.
- Evladım çok mu çaresiz kaldın, o kadar doktorlar ilaçlar hiç mi fayda etmedi sana.
- Akıl hastanesinde de bir süre yattım hatırlarsan. Bunların bana bir faydası olmadığını biliyordum, sana da anlattım.
- Bunu yapmaya hakkın yoktu, beni bu kadar üzmeye, evlat acısı yaşatmaya beni bir başıma bırakmaya hakkın yoktu. Sen duyarlı bir çocuktun kimseyi üzmezdin.
- Evet bunlara hakkım yoktu, üzüleceğini bilmekle beraber ne yalan söyleyeyim fazla düşünmedim. Gideceğim zamanı seçme hakkımın olduğuna inandım.
- Neydi seni bunaltan, hiç bir şeyi doğru dürüst söylemezdin ki. Kapalı kutuydun, kapalı kala kala patladın sonunda. İnsan annesinden de saklar mı dertlerini?
- Söyleyemedim, çoğu zaman söylenecek bir şey var gibi de gelmedi.
- Neyi değiştirmek lazımdı, nasıl rahata erdirebilirdik seni.
- Kafamı değiştirmek lazımdı uğraştım uğraştım yapamadım. Alışır gibi göründüm hiç bir şeye alışamadım, insanlara, düzenlere hiç bir şeye. Ve sonunda gibi yapmaktan sıkıldım.
- Ah be yavrum kime çektin ki sen böyle sülalede görülmüş şey değildi birinin canına kıyması. Bu çocuk neden bu kadar çok düşünüyor Allah sonumuzu hayretsin der dururdum, etmedi işte.
- Üzülme desem de üzülmeye devam edeceksin. Yaşanmaz hale gelince hayat ölmek en iyisidir derdi babam hatırlarsın. Bir hastalıktan öldüğümü varsay, öyle de sayılır aslında.
- Sen ne akıllı bir çocuktun, parmakla gösteriliyordun, neden aklına sahip çıkmadın neden.
- Yanılıyorsun, ben aklıma fazlasıyla sahip çıktım. Onun ürettiği her şeyi önemsedim. Ondan böyle galiba.
- Şu an benim için en dayanılmaz olanı gidecek olman. Keşke kalsan her şey ne güzel olurdu.
- Gitmem gerektiğini biliyorsun. Sana bir mektup bırakıp af dilemek istemiştim, yapamadım. Beni affet ve yokluğumu kabullenmeye çalış.
- Pişmanlık duyuyor musun?
- Seni üzdüğüm için pişmanım, keşke bunu yapmanın başka bir yolu olsaydı.
- Yada hiç yapmasıydın, sesin, kokun, gölgen eksilmesiydi bu evden.
- Artık gitmeliyim.

Yeniden ağlamaya başlayan annesine sarıldı, hızlıca kapıdan çıkıp sokakta kayboldu. Sevgilisinin, daha doğrusu eski sevgilisinin evinin olduğu sokağa gelmişti. Bu sokağı çok iyi biliyordu, köşe başında az mı beklemişti bu kızı, ilk defa karanlıkta kaplarının eşiğinde öpmüştü onu. Az sayıda, sonunu kendimin getirdiği güzel günlerdi diye düşündü. Evin önüne gelince beklemeden kapıyı çaldı.

- İçeri gel yalnızım seni bekliyordum.
- (Karanlık şahsiyet her şeyi iyi organize etmiş herkes beni bekliyor)
- Yapacağını yaptın en sonunda değil mi?
- Evden geliyorum, kendimi çok garip hissediyorum.
- Annene gidemedim. Çok istedim ama gidemedim. Belki beni sorumlu tutuyordur diye korktum açıkçası.
- Yok öyle bir şey söz konusu değil.
- Bilmiyorum senin için bir anlamı var mı? Haberi aldığımda öyle fena oldum ki, şimdi de seni karşımda görünce içim daha bir farklı sızlamaya başladı.
- Farkındayım, seni terk eden birinin ardından ancak sen bu kadar üzülebilirsin.
- Senin için bir şey yapamamanın pişmanlığını da duyuyorum.
- İşte bundan vazgeç, benim için çok şeyler yaptın zamanında. Ben de ne kaybettiğimi sonradan anladım ama geç kalmıştım.
- Hiçbir şey için geç kalmamıştın, bir gün belki geri döner diye düşündüm. Beni kendinden korumaya çalışıyorsundur diye avuttum kendimi.
- Öyleydi zaten, seni saçmalıklarımla daha fazla yormak istemedim. Geri dönemediğim her gün seni daha çok özledim.
- Çok yazık ettin bize de kendine de. Seni anlayabiliyordum ben, hiç bir şey bana saçmalık olarak gelmiyordu. Ama benim seni anladığımı sen anlamadın.
- Beni affedebilecek misin?
- Bu nasıl bir iştir anlamadım. Uzun bir süre önce beni terk ediyorsun, sonra kendini öldürüyorsun, şimdi de gelip af diliyorsun.
- Beni tanıdığın güne lanet ediyorsun değil mi?
- (Sıkıca sarılıp ağlamaya başlar) Hayır koca budala hayır. Neden bilmiyorum ama seni hala deliler gibi seviyorum.
- Hayatımı sana adayarak devam ettirebilirdim, yapamadım. Üzgünüm.
- Ben de bu dünyayı bırakıp gittiğin için üzgünüm. Bir daha seni göremeyecek olmak çok kötü.
- İnsanları bu kadar çok üzdüğüm için şu an çektiğim acıyı fazlasıyla hak ediyorum. Ben artık gitmeliyim.
- Acı çekmeni değil huzur içinde olmanı istiyorum.
- Sen bu hayatta başıma gelen en güzel şeydin.
- Hep iyi hatırlarla anacağım seni.

Omuzları düşük, boynu eğik çıktı evden. Hava kararmaya başlamıştı. Göreceği son kişi en yakın arkadaşıydı. O da beni bekliyor olmalı, vakit kaybetmeden gideyim bari.

- Tam zamanında geldin, çilingir soframızı yeni kurmuştum. Yiyip içebiliyorsun değil mi?
- Evet tabi ki. Böyle karşılanmak ne güzel.
- Malum hadiseyle başlamamak için yemin ettim.
- İyi etmişsin. Karmakarışık oldum bugün.
- Sen hep öyle değimliydin kardeşim.
- Öyleydim doğru, en son yaptığımla da kurtulamadım bundan.
- Sen iyi şeyler yapardın, bu son yaptığın olmadı gerçekten.
- Yakıştıramadın mı bana?
- Meyilli olduğunu biliyordum ama yakıştıramadım ve alışamadım.
- Alışırsın zamanla.
- Tesellici de olmuşsun görmeyeli.
- Oldum galiba. Yaptığım için özür dilerim.
- Üzüldüğüm için diliyorsan dileme. Evet üzülüyorum ama seni yargılamıyorum. Beni kendinden mahrum bıraktığın için biraz kızıyorum sadece.
- Sen benim için her zaman bulunmaz bir dost oldun.
- Bunu hep gözlerin söylerdi, şimdi ağzın söylüyor.
- Dilimi kullanmak zor geldi, gözlerimle anlatabilseydim keşke her şeyi.
- Keşkelere girmeyelim, ben de seni çok ihmal ettim, saçma sapan işlerle çok uğraştım. İçime taş gibi oturdu kendini öldürmen. Bunu ben de yaparsam hiç şaşırma.
- Sakın ha sakın. Örnek alacak başka birini bul kendine.
- Senin gibi geri dönen birine sorulacak klasik soruyu sorayım. Ölmek nasıl bir şey?
- Bu klasik soruyu ilk sen soruyorsun.
- Hadi ya.
- Anlamadım ki, herkesinki birbirinden farklı oluyor herhalde. Biraz fırçalayıp geri gönderdiler.
- Kimler gönderdi.
- Bilmiyorum karanlık bir şahsiyet vardı o gönderdi.
- Nasıl bir şeydi o?
- Görmedim ki zifiri karanlıktı.
- Enteresan.
- Umduğumu bulamadım anlayacağın belki dönünce bulurum.
- Şu kafanı artık durdurmayı ummuştun öyle değil mi?
- Aynen öyle.
- Bildiğim için neden yaptığını sormadım. Hiç söylemezdin ama beni kimse anlamıyor diye içinden haykırıyordun. Ben bunun farkındaydım.
- Farkındaydın da neden hiç söylemedin.
- Sana baya benzediğim için olabilir mi?
- Başka bir sebepten dolayı olamaz zaten.
- Boş ver ben yine bunu yapardım herhalde.
- Bir daha gelme ihtimalin var mı?
- Yok sanırım.
- O zaman beraber son içişimizin şerefine içelim.

Kadehi masaya koyarken başı dönmeye başladı. Ortalık bir karardı bir aydınlandı. Tabancayı şakağından çekti. Elinden kayan tabanca yere düştü, hiç ses çıkarmadan. Gülerek bağırdı “akıllı, yaramazlar ben sizi nasıl bırakırım”.














5 Nisan 2009 Pazar

SOKAK ÇALGICILARI MÜZİK OKULU

Caddenin kalabalıklaşmaya başladığı saatlerdi, her zaman durduğu duvar dibinde çalıyordu genç kemancı. Zayıf, uzunca boylu, narin görünüşlü biriydi, caddeye iş kıyafetim dediği siyah pantolon, beyaz gömlek ve siyah yelekten oluşan takımını giyerek gelirdi. Keman kutusu önünde açık, içerisinde birkaç banknot ve çokça bozuk para olurdu. Parçayı bitirip, onu dinleyen birkaç kişiyi selamladı. Kutuyu yerden alıp içindekileri cebine attı, kemanı kutuya yerleştirdi. Biraz ilerideki büfeye gitti, iki sandviç yaptırdı. Caddeden aşağıya doğru yürümeye başladı, uzaktan gelen akordeon sesine doğru gidiyordu. Akordeon çalan kızın yanına gitti. Geldiğini gören kız çalmayı bırakmıştı. Akordeoncu kızın iş kıyafeti de enstrümanına çok uyuyordu, yeşil kadife ceketi ve kasketi vardı. Saçlarını kasketinin içine toplamıştı, ince yapılı, zarif görünüşlüydü.
- Hadi ara ver, parka gidip oturalım biraz. Sandviç yaptırdım.
- Aç değilim ben.
- Ne demek aç değilim, kaç saattir çalıyorsun.
- Evet, ayaklarım ağrımaya başladı, gidelim bari dinlenmiş oluruz.
Akordeonunu omzuna astı yerden para tasını aldı, beraber parka doğru yürümeye başladılar. Akordeoncu kız ve kemancı oğlan aynı mahallede oturan komşu çocuklarıydı. Yaşları çok yakındı, sanki oğlan biraz büyüktü kızdan. Çocukluktan beri birbirlerini tanıyorlardı. Parkta güneş gören bir banka oturdular. Güvercinlere, gelip geçenlere bakarak yemeklerini yiyorlardı.
- Yaa niye alıyorsun kasketimi, saçlarım dağıldı bak.
- Saçların güneş görsün. Hem kestirsene biraz, kaskete sığmıyorlar.
- Kaç yıldır uzatıyorum niye kestireyim. Çıkar kasketimi kellik bulaştıracaksın bana. Hiç yakışmadı bekçilere benzedin.
- Ne demek bu ben kemliyim?
- Değilsin ama olacaksın. Erkek akrabalarının hepsi kel değil mi senin?
- Olabilir, ben değilim ve de olmayacağım.
- Sen öyle san. Eskiden de tokalarımı alırdın, saç düşmanı seni.
- Haaahaaa
- Sen buradan yine okula mı gideceksin?
- Evet bugün de dersim var.
- Ne zaman bitecek konservatuar?
- Yakında diye umut ediyorum.
- Akşam da çalacak mısın meyhanelerde?
- Tabi ki, akşam da işe çıkacağız mecbur.
- Yazık sana ya. Ne zaman uyuyorsun?
- Az uyuyorum çok az, okul bitene kadar böyle en azından.
- Okul bittikten sonra peki ne olacak?
- Bilemiyorum…
- Beni de götürsene akşamları meyhanelere, ek işe ihtiyacım var.
- Olmaz, akordeon sevmez sarhoşlar.
- Niye sevmesinler, sevmezlerse ben de solistlik yaparım size şarkı söylerim.
- Olmaz kızım, iti var kopuğu var, ne işin olacak oralarda senin.
- Olsun, sen varsın, diğer çalgıcılar var kim bana ne yapacak.
- Ya olmaz işte anlasana.
- Sen beni kıskanıyorsun.
- Ne alakası var ya, kıskanmıyorum gözetiyorum sadece.
- Hiçte bile kıskanıyorsun işte.
- Hey Allahım. Caddede çalmaya başladığımız zamanı hatırlamıyor musun, annen seni bana emanet etmişti.
- Ohooo çok oldu senin dediğin, çocuktum o zamanlar.
- Hala çocuksun sen.
- Bana büyüklük taslamıyor musun illet oluyorum. Amca diyeceğim bundan sonra sana.
- Sen o mağazadaki işten niye çıktın?
- Diğer tezgahtar kızlarla anlaşamadım. (Patron sıkıştırdı kaçtım, ama bunu sana nasıl söyleyebilirim, kimseye söyleyemedim ki.)
- Genel bir geçimsizlik var demek sende, bana özel değil yani.
- Uyuzsun biliyorsun değil mi?
- Tamam, seni götüreceğim bir akşam.
- Yaşasın! Kaçta çıkıyorsunuz hazır olayım bu akşam.
- Bu akşam değil, ben sana söyleyeceğim çıkacağımız zamanı ve çalmaya değil, eğlenmeye çıkacağız.
- Yaa!
- Ortamı görmen için canım.
- Peki tamam gideriz. Böyle de olsa bu teklifi reddetmem.
- Benim de senden bir ricam olacak ama.
- Nedir o yine aynı şeyi mi isteyeceksin?
- Evet aynı şeyi, nota öğrenip konservatuar sınavına girmeni istiyorum.
- Denedim birkaç sefer biliyorsun. Kurslara da gidemem çok pahalılar.
- Kendi başına öğrenmeni beklemeyeceğim bu sefer, ben çalıştıracağım seni.
- Ha Ha! Uyumaya vakit bulamıyorsun ne zaman çalıştıracaksın?
- Zaman yaratacağım ben, merak etme yeter ki sen istekli ol.
- Tamam bakarız. Geç kalmıyor musun sen hadi kalkalım.
- Evet kalkalım yavaştan.
- Sandviç için teşekkürler, yarın da ben poğaça yapıp getireyim.
- Sen yapma, annene yaptır, aç kalmayalım yarın.
- Uyuuuuz. Uyuzsun işte.
- Hadi sana kolay gelsin. Dikkat et kendine.
- Sana da iyi dersler, yarın görüşürüz.

Ertesi gün kemancı okuldan eve dönerken caddenin bir köşesinde akordeoncu kızı görür. Ellerini yüzüne kapamış ağlıyordur kız.

- Hey ne oldu niye ağlıyorsun?
- Para tasımı çaldılar biraz önce.
- Kim çaldı, nereye kaçtılar?
- Bilmiyorum, bir grup serseri kılıklı çocuk alıp kaçtılar.
- Sana bir şey yaptılar mı?
- Yok bir şey yapmadılar
- Burada mı duruyordun?
- Evet burada duruyordum niye ki?
- En tenha yeri değil mi burası caddenin. Yukarıda kalabalık yerde dursana. Hem polisler de var orda.
- Ne bileyim sıkıldım oradan, biraz da burada durayım dedim.
- (Kıza sarılır) Neyse, giden para olsun üzülme ağlamayı da kes artık.
- Giden para olsunmuş, paçalarımızdan dökülüyor sanki.
- (Cebindeki tüm parayı çıkartır.) Al, bu benim bugün topladığım para.
- Olmaz öyle şey.
- Olur olur. Ben akşam da çıkacağım nasıl olsa.
- Olmaz ya alamam.
- Peki öyleyse, as boynuna şu akordeonu, benim için çalmanı istiyorum.
- (Kemanını kutusundan çıkartır.) Önce ben ne çalıyorsam arkamdan çalacaksın, sonra aynı anda çalacağız.
- (Parça biter) Ne güzelmiş bu çok hoşuma gitti, daha önce hiç duymamıştım.
- Hah şöyle gül işte. Mezuniyet çalışması için besteledim bunu daha bitmedi ama.
- Göstermiyorsun ama baya cevher varmış sende.
- Keyfin yerine geldi değil mi? Ukala seni. Al bakalım şu parayı.
- Alıyorum ama borç olarak.
- Tamam borç olarak.

Beraber evlerine doğru yürümeye başlarlar. Cadde üzerinde müzik aletleri satan bir dükkanın vitrinine bakarlar. Yepyeni, gıcır gıcır enstrümanlara içleri gider. Yenilerinin çok pahalı olmasına, kendilerininkinin de çok eski olmasına üzülürler.
Bir zaman sonra yine bir öğle vakti aynı parkta kızın getirdiği poğaçaları yemektedirler.
- Annenin ellerine sağlık, çok güzel yapmış doğrusu.
- Ben yaptım ya bunları. Taze olsunlar diye sabahın köründe kalktım yaptım.
- İnanayım mı?
- İnanmazsan inanma Allah Allah.
- Annen ev işlerinden hiç anlamadığını söylüyor.
- Anlıyorum tabi ki. Elimden her iş geliyor, ama sevmiyorum ev işlerini.
- Bu akşam hazır ol çıkacağız.
- Gerçekten mi yaşasın! Anneme bir bahane uydurur çıkarım.
- Bahane uydurmana gerek yok ben annenden izin aldım.
- Hadi ya, ben istesem vermezdi, seni kıramamıştır. Ne gıcıksınız, bir ağız tadıyla evden kaçmama izin vermiyorsunuz.
- Evden kaçacakmış haylaza bak. Sokak çalgıcısı olabilirsin ama sokak çocuğu değilsin.
- Evet sayende olamadık, okumuş sokak çalgıcısı bey.
- Uğraşamayacağım şimdi seninle ben okula gidiyorum. Akşam sekizde hazır ol.
- Tamam geç kalma sakın.
- Unutmadan ellerine sağlık poğaçalar çok güzeldi.
- Afiyet olsun beğeneceğini biliyordum.

Akşamları çok güzel geçer. En güzel yemekleri, mezeleri yiyip şarap içerler. Şarkı söyleyip dans ederler, gönüllerince eğlenirler. Geç saatte eve geri dönüyorlardır.

- Nasıl beğendin mi?
- Evet, çok teşekkür ederim beni çıkarttığın için.
- Akşamları bizimle çalışma konusunda ne düşünüyorsun?
- Korkulacak pek bir şey yok gibi geldi bana ama dediğin gibi yapamam sanırım. Gündüz cadde de akşam meyhaneler de çalışma temposuna ayak uyduramam.
- Çok yorulursun tabi, ben de çaktırmıyorum ama zor dayanıyorum.
- Mutlaka, yazık sana ya.
- İkinci bir iş bakıyor musun peki?
- Annem, kadın bir terzinin yardımcı aradığını söyledi?
- Eee?
- Daha gidip konuşmadım. Sabahları gelip öğleden sonra caddeye gitmeme izin verirse çalışırım.
- Git görüş o zaman yarın.
- Öyle yapacağım. Bir de sen beni çalıştıracağını söylemiştin, vakit ayırabilecek misin?
- Tabi, sen iste yeter ki.
- Evet istiyorum, liseyi bitireli kaç sene oldu ben de senin gibi konservatuara gitmek istiyorum.
- Arada sırada çıkalım seninle, her şeye ikna oluyorsun bak.
- Hehehe
- Her akşam üstü ben işe çıkmadan önce çalışırız bir iki saat kadar. Önümüzdeki dönem de seçmelere başvurursun. Ben mezun olurken sen de yeni başlamış olursun. Okurken derslerinde de yardımcı olurum.
- Anlaştık hocam. Hocam olduğuna göre bundan sonra dalına basmayayım bari.

Akordeoncu kız, terzi kadının yanında çalışmaya başlar. Artık biriktirebileceği kadar para kazanıyordur. Çalışma saatleri değiştiğinden kemancı oğlanla artık caddede görüşemiyorlardır ama akşam üstleri düzenli olarak nota çalışıyorlardır. Konservatuar seçmelerinin tarihi yaklaştıkça çalışma saatlerini arttırırlar. Bu arada kemancı da bestesini tamamlar. Mezunun olduğunun ertesi günü seçmeler yapılmaktadır. Okulun kapısının önünde akordeoncu kızı beklemektedir.

- Eee nasıl geçti?
- (Hala titremektedir) Çok heyecanlandım ya elim ayağıma dolaştı.
- Sorulara cevap vermedin mi?
- Başlarda tekledim biraz ama çoğuna cevap verdim.
- Piyano çaldırmışlardır kesin.
- Evet, en çok onun başında oturdum zaten.
- Bu iyi işte en uzun süre piyano çaldırdıklarını alıyorlar kesin.
- Bilmiyorum bakalım, çok iyi çalanlar oldu giremeyebilirim.
- Girersin girersin. Kim yetiştirdi seni. Giremezsen de canın sağ olsun. Bir daha ki dönem yine başvurursun. Ben ikinci de girmiştim unuttun mu?

Birkaç saat sonra sonuçlar açıklanır, akordeoncu kız iyi bir dereceyle üst sıralarda kabul edilmiştir konservatuara. Kemancının mezuniyetinden sonra bu onlara çifte mutluluk yaşatır. Ertesi akşam bunu kutlamak için sözleşirler.
Daha önce gittikleri yerlere giderler ama bu sefer çok daha fazla eğlenirler. Sabahın ilk saatlerinde evelerine dönmeden önce sokakta konuşuyorlardır.

- Ne eğlendik ne eğlendik değil mi?
- Hakkettik ama özellikle sen o yüksek puanı almakla fazlasıyla hak ettin.
- Burada biraz bekler misin hemen eve girip geleceğim.
- Tamam bekliyorum.
- (Bir süre sonra) Hani bekliyordun nereye kayboldun.
- Ben de eve girdim geldim.
- Nedir o elindeki paket?
- Hiç, Senin elindeki nedir peki?
- Al bu senin mezuniyet hediyen.
- Bu da senin konservatuara girme hediyen.
- Hadi açalım o zaman paketleri
- Bu ne böyle gıcır gıcır bir keman.
- Bu da yepyeni bir akordeon. Delisin sen.
- Senin kadar değilim.

Evelerine girmezler, yeni enstrümanlarını çalarak sokağın ucunda kaybolurlar. Onları artık caddede göremezsiniz. Caddeye çıkan ara sokaklardan birinde bir müzik okulları var. “Sokak Çalgıcıları Müzik Okulu” Hala aynı mahallede oturuyorlar, kazançları eskiye göre daha iyi. Bir çok öğrencileri var ve akşamları sokak çalgıcılarına ücretsiz nota öğretiyorlar.





2 Nisan 2009 Perşembe

MÜZEDEKİ TREN

Ayrılmış çatı tahtalarından, kırılmış küçük pencerelerden sızan ışıkla depo yarım yamalak aydınlanıyordu. Çok eski ve küçük bir depoydu bu. Gar çıkışındaki atölyeler bölgesinin en uzak köşesindeydi. Kararmış tahtalarının boyası kalkalı yıllar oluyordu, yağışlara, rüzgarlara çatısı son bir gayretle dayanıyor gibiydi. Yüksek çift kanatlı kapısı sanki bir daha açılmamak üzere kalın paslı bir zincirle sarılmış, büyük bir asma kilitle bağlanmıştı. Kapının altından içeriye uzanan raylar otlardan görünmüyordu. Demir, pas ve küf kokan, örümcek ağları ile kaplı deponun içi karma karışıktı. Vagon tekerleri, akslar, çürümüş travers tahtaları, boy boy ray parçaları, borular, teller ve ne olduğu anlaşılmayan bir sürü hurda üste üste yığılmış duruyordu. Depodan bile eski olan lokomotif bu yığının arkasındaydı. Kaçmış, saklanmış, görülmek istemeyen bir münzeviye benziyordu bu haliyle. Yerini yeni lokomotiflere bırakalı, bu depoya getirileli epey olmuştu. Unutulmuştu, çürüyerek emekliliğini yaşıyordu. Perişan bir haldeydi, paslanmayan noktası yok gibiydi, perçinlerinin bazıları düşmüş, bacasının bir bölümü kırılmış, önündeki fenerin ne camı, ne içinde aynası kalmıştı. Tekerlekleri, üzerinde durduğu raylara kaynaşmıştı sanki. Yine de kendini şanslı sayıyordu, yaşıtı arkadaşlarının nerdeyse tamamı parçalanıp çelikhanelere gönderilmiş, inşaat demirine dönüşmüştü. Şanslıydı ama unutulmuşluğun burukluğunu da yaşamıyor değildi. Ne kazanına kömür atan, ne düdüğünü çalan ne vanalarını çeviren birleri vardı artık. Depoyu bile açan olmamıştı uzun süredir. Kendisini yapanlardan aldığı özveri ile çok umursamıyordu bunu. Yıllarca raylar üzerinde dağlar tepeler aşarak milyonlarca kilometre yapmış, binlerce milyonlarca insan taşımıştı. Zor günleri, acıları sevinçleri her şeyi görmüş yaşamıştı. Yalnızca yol alarak değil, taşıdığı insanları hissederek geçmişti yılları.
Deponun önünde işçilere bağıran şişman usta başının sesi duyuluyordu. Nasıl bulamazsınız bu kilidin anahtarını nasıl, atölyede bir yerlerde değil mi? En son kim girdi buraya? Muzip bir işçi cevap verir. En son girenler çoktan emekli olmuştur herhalde usta, ben buranın açıldığını hiç görmedim. Sus lan zevzek, gidin oksijen kaynağını getirin, zinciri kesip açın şurayı. Kesilen zincir şakırdayarak çıkartılır, sarkmış kapılar sürüyerek açılır depo aydınlığa kavuşur. Usta ve birkaç işçi içeri girer, hurda yığının kenarından geçerek lokomotifi görürler. Arşiv kayıtları doğruymuş usta bunlardan biri jilet olmaya gitmemiş. Bunu bulmasaydık halimiz dumandı, hadi bakalım şu molozları kaldırın, bu hurdayı da atölyeye çekin. Lokomotif, ustanın hurda demesine bozulsa da depoda bir hareketlilik olmasına, buradan çıkacağını duymasına sevinmiştir.
Ertesi sabah atölyenim içerisindedir, eski günlerdeki bakım onarım gördüğü zamanları hatırlamıştır. Etraftaki trenler kendisine hiç benzememektedir. Her tarafta bir koşuşturma vardır, vinçler çalışıyor, kaynak ışıkları parlıyor, taşlama tezgahlarından kıvılcımlar sıçrıyor, kokular ve gürültüler birbirine karışıyordur. Atölye baş mühendisi, diğer mühendisler, usta başları, stajyerler ve bir grup işçiyle lokomotife doğru yaklaşır. Baş mühendis, ustaların en şişman ve en yaşlısına döner. Ne dersin, müze açılışına yetiştirebilir miyiz? Usta göbeğini kaşır. Şüphen olmasın mühendis bey çiçek gibi yaparız evelallah. Mühendis bu duyduğuna sevinmiştir. Hey gidi koca emektar, seni gençleştireceğiz, eskisinden daha güzel olacaksın. Sağ ol mühendis bey eksik olma. Mühendis, lokomotifin bu dediğini duysaydı kesin düşer bayılırdı.
Demir yolları işletmesi tarafından gar binasının yanına büyük bir demir yolu müzesi yapılmasına karar verilmişti. Envanter incelenmiş, müzede sergilemeye değer lokomotifler, vagonlar ve diğer demir yolu ekipmanları belirenmiş, sıra bunların atölyede toplanıp elden geçirilerek müzeye yerleştirilmesine gelmişti. Müzenin açılış tarihine iki aya yakın bir süre kalmıştı. Atölyeye unutulmuş lokomotif gibi diğer depolardan ve başka şehirlerden müzeye yerleştirilecek bir çok araç gelmişti. Bazıları iyi durumda olsa da çoğu dökülüyordu. Atölyedekiler olağan işleri bırakmış tamamen müze için çalışmaya başlamışlardı. Müzedeki en yaşlı araç olarak sergilenecek unutulmuş lokomotif ayrı bir öneme sahipti. Durumu çok kötüydü ve tamiri hiç kolay olmadı. Müzenin açılışına bir gün kalmıştı ve boyası daha yeni yapılıyordu. Kazanın altındaki büyük delikler parça kaynatılarak kapatılmıştı. Onarılamayacak durumda olan bazı parçalar aslına uygun olarak yeniden imal edilmişti. İç kısımdaki tüm pirinç aksam sökülüp, temizlenmiş ve parlatılmıştı. Eksik perçinlerin yerine yenileri çakılmıştı. Henüz kurumamış boyası yerlere damlıyordu. Açılışa saatler kala müzedeki yerine getirilmiş, renkli kurdeleler, bayraklar ve balonlarla süslenmişti. Zıt renk olmasına rağmen bir gelin gibi olmuştu. Çok güzel bir kara gelin.
Müzenin görkemli bir açılış töreni olmuştu. Hummalı onarım çalışmaları ve kalabalık açılış günü sonrasında eskisi gibi çevresinde bir çok insan görmeye alışmıştı lokomotif. Zafer ve sonrasındaki bayram günlerinde de böyle süslenmişti. İnsanları gördükçe hafızası tazeleniyor, uzak geçmişi hatırlıyordu. Savaş günlerini anımsadı birden, cepheye asker sevk ediliyor, çektiği onlarca katarla binlerce askeri savaşın ortasına götürüyordu. Arka vagonlardan birinde bir asker elindeki mendili koklayan yanındaki arkadaşına bakıyordu. Ne kadar derin kokluyor kar beyaz mendili. Nişanlısından almış olmalı. Benim bir sözlüm bile yok. Yıllarca boş avare gezdim. Küçükken muhtarın kızına meftundum, ne güzel gülerdi bana. Büyüyünce ne diye koşmadım peşinden. Bir gün savaşa gideceğimi bilseydim çoktan evlenirdim. Arka sıralardan bir türkü işitir. “Ağlayanım anam bacım elin kızı yas mı tutar” Bir elin kızı olsaydı da varsın yas tutmasındı. Nereye gidiyoruz biz, hangi cepheye? Ya geri dönemezsem yada sakat dönersem. Bir gül koklayamadan göçülür mü bu dünyadan? Geri dönebilirsem ilk işim sevdalanmak ve evlenmek olacak.
Savaş bitmiş terhis olan askerleri memleketlerine götürüyordur. Vagonun camına başını dayamış, bozkıra boş gözlerle bakan bir askeri fark eder. Nasıl bir mucize bu, şükürler olsun ki geri dönebiliyorum. Cehennem çukurlarından sağ çıkılabiliyormuş demek. Eve mektup göndermeyeli çok oldu, eli kalem tutan, herkesin mektubunu yazan bir hafız vardı bölükte o da şehit düştü. Beni görünce nasıl sevineceklerdir kim bilir, çoktan öldüğümü sanıyorlardır, pek umutlanmayarak Allahtan umut kesilmez diyorlardır. Geri dönmek çok güzel de ben bu çocuğun eşyalarını anasına nasıl vereceğim. Ben döndüm o dönemdi, geriye künyesi, cüzdanı ve sana gönderemediği son mektubu kaldı, nasıl diyeceğim? Geçen günlerin hepsinden daha zor bu.
Karanlıkta yol alan trenin bütün ışıkları sönmüştü. Kuşetli vagonda herkes gibi yatmış ama uyuyamamış bir genç vardı. Liseyi yeni bitirmiş, birkaç arkadaşıyla beraber üniversiteye kayıt olmaya büyük şehre gidiyordu. Önündeki yeni dünyanın heyecanı uyutmamıştı onu. Horul horul uyuyan arkadaşlarına imrenmişti. Bilen bilmeyen herkes bir şeyler anlatmıştı büyük şehirle ilgili, bol bol öğüt vermişlerdi. Kafası karmakarışıktı. Büyük şehir adamı yutarmış, uyanık olmak gerekliymiş sürekli. Okulu çabuk bitirmek için serserilikten, gezip tozmaktan uzak durmak lazımmış. Niye gidiyormuş, niye bu kadar para döküyorlarmış, okuyup adam olması için. Bunu asla aklından çıkarmamalıymış. Yoksa bilmem kim amcanın oğlu gibi diploma falan hak getire gerisin geriye dönüverirmiş. Ne diye bu kadar şey söylediler ki bana, çocuk muyum ben, ne yapacağımı bilemeyecek miyim? Okuluma da giderim yeri gelir gezer eğlenirim de. Üniversite yılları ot gibi geçirilir mi büyük şehirde. Şu akrabanın evini yarın kolay bulsam bari. Benimle akran bir kızları varmış ilkten o bana öğretir gerekli her şeyi.
Hatırladığı bu heyecanlı öğrenci, lokomotife bir başka öğrenciyi anımsatmıştı. Yaz tatili için memleketine dönen bir öğrenciyi. Evdekiler bavulumun kitaplarla dolu olduğunu görünce yine her dersten bütünlemeye kaldığımı anlayacaklar. Erken dönmeme de izin vermezler, sınavlardan bir hafta önceye kadar salmazlar bir yere. İlk üç gün suratlarına bakılmaz bunların, hele babamın yemeklerdeki cık cıkları hiç çekilmez. Dairenin hafta sonu pikniklerine götürür yine zorla bizi. Bir sürü gereksiz zevatla piknik, ifrit oluyorum. Şu müdürün bana hayran saftirik kızı gelir ama belki. Geçen sene cesaret edemedim, bu sene bir tenhada sıkıştırır, mıncıklarım. Teyzemler gelseler keşke bir süreliğine, kuzenle kaçar göle gideriz kamp yapıp balık tutmaya. Işıklar da sönmedi gitti konyağı açamadım hala.
Müzede ilgiyle dolaşan genç bir çift dikkatini çekti lokomotifin. Yıllar yılı nice aşıklar taşımıştı. Pencereden perona bakan delikanlı ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Tren kalkmak üzere gelmeyecek işte, giderayak bana bunu nasıl yapar. Ne güzel hayaller kurarken beni nasıl terk eder. Ayrı geçecek günlerin kasvetini düşünmek bu derdin yanında dert değilmiş. Çabuk dönerim, sık sık da yazarım demiştim. Şimdi çabuk dönsem ne fayda, kime ne yazacağım. Bu içimin sızlaması geçer mi, geçerse ne zaman geçer?
Bu aşk acısı çeken delikanlının iki sıra önünde ise sevgilisinin yanına gittiği için sevinçten içi içine sığmayan genç bir kız oturmaktadır. Günler, yıllar gibi geçiyordu, ayrılığına dayanamadım, yakında yanında olacağım canım sevgilim. Mektuplar, resimler, kurutulmuş çiçekler de bu hasreti azaltmaya yetmedi. Fotoğrafını öpmekten bıktım, seni öpmek istiyorum artık. Senin sevdiğin ojeleri, sürdüm, beğendiğin parfüm de çantamda. Mektuplarımı sana getiren trenle bu sefer ben sana geliyorum. Haber vermeden geldiğim için kızmazsın umarım, sürpriz yapmak istiyorum. Canım sevgilim bu yol bana çok uzun gelecek.
Müzenin kapanış saatine yakın küçük bir çocukla babası yaklaşır lokomotife. Baba bu tren çok mu eski? Evet oğlum çok eski, bir zamanlar taşıdıklarının, gerçek olduklarından şüphe edilecek kadar eski.












29 Mart 2009 Pazar

DEĞİRMEN

Sabah rüzgarı kuvvetli esiyordu. Değirmenin bez kanatlarının sargı iplerini çözüyordu yavaş yavaş. Oğlu yeni uyanmış gözlerini oğuşturuyordu kapı eşiğinde. Miskin miskin kaşınma diye bağırdı ona. Çayı demledim bir şeyler ye sonra kalıpları bozup parçaları çıkar. Ocağı ateşledim, yeni kalıpları diz ocağın önüne, öğleden sonra yeni parçaları dökeceğiz. Acele et, işini bitirince kasabaya inip koca karının parasını vereceksin. Bu sefer hiç etmeyeceksin o parayı, o cadaloz karı bir daha buraya gelip bağıra çağıra benden para isterse sopa delisi yaparım seni. Sonra oyalanmadan geri gel, döküm var unutma. O kadar parçayı bir başıma döktürtme bana.
Oğlu işini bitirmiş giyinmek için eve girmişti, sakat ayağını sürüyerek ocağın olduğu barakaya girdi. Kapının yanındaki masanın çekmecesinden ayırdığı parayı aldı, yanına gelen oğluna verdi. Hadi fırla, çabuk git gel sakın takılma bir yere. Ocağa yaklaştı, sıcaklığı yüzüne vurdu, bir iki demir külçe ve hurda parçası attı içine. Rengi kızıldan sarıya dönüyordu ocağın, baktı baktı ve her yer birden bu renk oldu. Ocak büyümüş büyümüş barakadan çıkmış her yeri doldurmuştu. Önünde, içinde lavlar kaynayan bir cehennem çukuru vardı artık. Elindeki maşa çatal uçlu bir kargı olmuştu. Çocuk masallarındaki şeytanlara benzemişti, derisi kuru siyah olmuş kuyruğu ve boynuzları çıkmıştı. Bir zebani oldum ben, burası da cehennem. Ölmüş babası belirdi önünde birdenbire. Büyük bir öfkeyle bağırmaya başladı babasına. Demek buradasın, burada olduğundan hiç şüphem yoktu zaten. Seni deli değirmenci seni, bana yaptıklarının cezasını çekiyor musun burada? Babası cevap vermiyordu, kendi sesi yankılanıyordu uzaklardan. Küçükken beni ne kadar çok dövmüştün, kaçıp kör demircinin dükkanına gidiyorum diye. Bana çıraklık etmiyorsun Allahın körüne ediyorsun diyordun. Sevmiyordum değirmeni, hiç sevmedim. Uzaktan görüntüsü hoşuma gidiyordu yalnız, keşke bir yabancı olsaydım da ona hep uzaktan baksaydım. Annem ölünce gittin o koca karıyla evlendin, o lanet cadıyı üvey ana diye eve getirdin. Sen öldün gittin o hala yakamdan düşmedi. Demirci kalfası oldum, dükkan açmak istedim borç olarak bile bir kuruş vermedin. Askere git gel değirmeni sana bırakacağım diyordun, bense değirmenden nefret ediyordum. Askerde dökümcülük öğrendim fabrikada, yedek subay mühendise ocağın küçüğünün planlarını çizdirdim gelirken. Kendi dökümhanemi açmak istedim kasabada, yine bir kuruş faydan olmadı. Sanki paran mı yoktu, çevredeki tek değirmenin sahibiydin, hep o cadaloz karı yüzünden, annemi süründürdün onu el üstünde tuttun. Ben de gittim o aşağılık nalburdan borç aldım yaptırdım ocağı, ırzı kırık kızını da yamadı bana, kayın babam oldu adı batsın, adamın geri zekalı oğlu beni sakat bıraktı. Kargıyla babasını çukurun içine itti. Yan ulan yan.
Karısı belirmişti şimdi de önünde. Ona da haykırmaya başladı. Namussuz karı, o genç oğlanla nasıl kaçar gidersin, boyun kadar çocuğun varken. Hiç mi utanmadın, ar damarın mı patladı? Bir derdin mi vardı ki, geçimimiz yerindeydi çok şükür, aç açıkta bırakmadım seni. Sana eziyet mi ediyordum, bağırıyordum belki ama bir fiske bile vurmadım. Hep sevmiştim ben seni oysa o deli deli bakışlarını sevmiştim, evimdeki sıcak yumuşak şeydin. Hadi beni boş verdin oğlumuzu da mı hiç düşünmedin. Ben bu itle kaçarsam bunlar nasıl yaşarlar, insan içine nasıl çıkarlar demedin mi hiç. Dükkanı günlerce açamadım, herkes arkamdan bin bir türlü hikaye anlatıyordu, yüzüme pis pis bakıyorlardı, içlerinden koca hödük bir karısına sahip olamadı diyorlardı, fıttırıyordum. Kaçtım kasabadan, dökümhaneyi de evi de değirmenin yanına taşıdım, lanet olası değirmenin yanına. Kargıyı büyük bir hırsla karısının karnına saplar kaldırır onu da çukurun içine atar. Yan ulan yan.
Şimdi sırada kim var derken, kasabanın tek nalburu kayın babası görünür önünde. Ben de seni bekliyordum şerefsiz kayınpeder. Bir borç aldık, kızını da aldık akraba olduk, şu borç bitmedi gitti yıllarca. Döktüğüm parçaları yok pahasına sayıp dünya paradan satıyordun. Emeğimi sömürdün emeğimi. İş öğrensin diye ebleh oğlunu yanıma çırak verdin o kadar istemediğim halde. Dokunmamasını elli kere tembih ettim, dolu potayı kaldırıp ayağıma düşürdü salak. Bacağım yandı, ayağım kırıldı, topal kadım. Aylarca şehirde hastanede yattım, ayağımı keseceklerdi nerdeyse. Dökümhaneyi büyütmek için para biriktirmiştim, onlar da çarçur oldu. Bir daha hiç o kadar para biriktiremedim. Başladığım gibi hala her şey. Koca karı geldi senin sıranı savayım, haydi aşağıya. Yan ulan yan.
Ulan koca karı, senen bana rahat yok mu. Babam öldü unuttun mu, iftiralar uydurup beni ona dövdüremezsin artık. Ben ona senelerce analık ettim o bana bakmıyor diyormuşsun her yerde. Ne analığı be, sen bana işkence ettin işkence. Anamın kesip attı tırnak bile olmazsın sen. Değirmenden hissene düşen payı veriyorum işte daha ne istiyorsun benden. Eksil gözümün önünden haydi çukura. Yan ulan yan.
Değirmeni elimden çıkarmaya çalıştım, birkaç sefer almak isteyen çıktı üç kuruş para teklif ettiler koca değirmene. O müşterilerin hepsi önündedir şimdi. Ulan şerefsizler benim alnımda enayi mi yazıyor, sevmesem bile o paraya satar mıyım değirmeni. Yürüyün lan aşağı. Yanın ulan yanın.
Bu sefer önünde büyük bir kalabalık toplanmaya başlar. Konu komşu, akrabalar tanıdıklar derken bütün kasaba toplanır. Hayatı dünyayı dar ettiniz lan bana. Kendi halinde bir adamdım, hanginize bir fenalığım dokundu. Kaçırttınız beni, değirmenle baş başa bıraktınız. Kötüsünüz lan hepiniz kötüsünüz. Çukura atacağım hepinizi. Birer birer düşün aşağıya yan ulan yan sen de, sen de, sen de, hepiniz yanın.
Başını göğe kaldırır, kızıl gök yüzü mavi berrak olur. Anne, canım annem, senin de cennette olduğundan hiç şüphem yoktu. Kanatların var, çocukken hayal ettiğim gibi melek olmuşsun demek. Ben de senin gibi melek olmak isterdim. Bu insanlar beni zebani yaptılar anne, hepsini lav çukuruna attım ben de. İnsanlar çok kötüymüş anne bilemedim, çok küçüktüm sen öldüğünde aklım ermedi. Bu kötü insanlar yüzünden mi erken öldün? Canım annem seni çok özledim.
Oğlunun seslenmesiyle irkilir, kendine gelir. Saatlerdir ocağın başında dikilip kalmıştır. Oğlu kasabaya inince koca karıya gitmemiştir. İki arkadaşıyla buluşur, beraber büyük şehre gitmeye karar vermişlerdir. Bir tanesine tren bileti alması için para verirler. Koca karıya vermediği paraları yolluk yapacaktır kendine. Babasına önce ki parayı da kaybettiğini söyleyip saklamıştır. Kaçıp gitmeliyim buradan, ne değirmeni istiyorum ne ocağı. Kendi delirdiği gibi beni de delirtecek bu adam. Bunu ona nasıl söylemeliyim? Sabah bavulumu alır çıkarım karşısına, saldırmaya kalkarsa koşar kaçarım, topal ayağıyla kovalayamaz beni.
Dökümü yapıp kalıpları soğumaya bırakırlar, akşam olmaya başlamıştır. Beraber değirmenin kanat bezlerini sarıp bağlarlar. Sabah uyandığında barakaya bakar önce, oğlu kalıpları daha bozmamıştır. Ulan piç kurusu yatıyor musun hala? Elinde bavuluyla evden çıkar oğlu. Gidiyorum ben baba. Nereye gidiyorsun. Büyük şehre gideceğim, orda çalışacağım, burada durmak istemiyorum. Seni anasının oğlu seni. Sen de demek çekip gideceksin anan gibi. Nankör köpek. Gül gibi işimiz var işte daha ne istiyorsun? Senin değirmeni sevmediğin gibi ben de dökümcülüğü sevmiyorum. Bu dağ başında demir dökeceğime gider şehirde inşaatlarda çalışırım. Peki ulan git defol, gözüm görmesin, ben her işi yalnız yapabilirim, sakın döneyim deme buralara, helallik de isteme benden. Beni bir başıma bırakıp giden evlada hakkımı helal etmiyorum. Tepeden inen patikada oğlu kaybolana kadar arkasından bakar.
Oğlu gideli bir süre olmuştur. İşleri yalnız yapmaya iyice alışmıştır. Bir gün yine ocağın başında maşayla curuf alırken hayale dalar. Oğlunun doğduğu günü hatırlamıştır. Kasabadaki evlerinin kapısının önünde sıkıntıyla oturuyordur. İçeride bir telaş vardır. Karısının çığlık seslerine evdeki kadınların anlaşılmaz konuşmaları karışıyordur. Kadınlardan biri onu içeri çağırır, ağlama sesini o zaman duyar. Al bakalım oğlunu kucağına deyip bebeği ona uzatırlar. Bebekle konuşmaya başlar. Sen gideli üç aydan fazla oluyor. İşleri yalnız yapmaya alıştım ama yokluğuna alışamadım. Giderken sana söylediklerimden dolayı pişmanım. Sen benim yapamadığım şeyi yaptın. Buradan çekip gittin. Bunu ben yapamadım işte. Sen daha küçükken buralardan gitmeliydik. Yada askerden sonra hiç dönmemeliydim. Yapamadım işte ama sen yaptın, takdir ediyorum seni. Babalık hakkım sana helal olsun çocuk.
Göğsünde bir sancıyla hayali dağılır. Başı dönüyordur. Barakadan çıkar sırt üstü yere düşer değirmene karşı. Ucu kızgın maşayı değirmene fırlatır, bez kanatlar hemen alev alır. Son nefsiyle bağırır, yan ulan yan döne döne ömrümü çürüttün.












21 Mart 2009 Cumartesi

FENER

İhtiyar balıkçı evinin balkonundan boş gözlerle denize bakıyordu. Kucağında torunu vardı. Bugün onun hayatındaki en zor gündü, karısının cenaze günü. Mezarlıktan eve henüz dönmüşlerdi, taziyeye gelen eş dost, konu komşu yeni ayrılmıştı evden. Kızı, damadı ve kucağında torunuyla kalmıştı ihtiyar balıkçı. Kızından başka çocuğu yoktu. Torunu üç yaşlarında altın sarısı saçları, koca kara gözleri olan çok sevimli bir çocuktu, hiçbir şeyin farkında değildi, dedesinin sacı sakalıyla oynuyordu. Balıkçı onu bütün gün kucağından indirmemişti, bu çocuk olmasa bugün geçmezdi diye düşünüyordu. Damadı tahsilli efendi bir gençti, memurdu ve kızıyla evlendikten sonra uzak bir şehre tayini çıkmıştı. Bu nedenle pek sık görüşemiyorlardı, birkaç gün sonra da geri döneceklerdi. İhtiyar balıkçı karısı hastalandıktan sonra balıkçılığı bırakmıştı, bırakmak zorunda kalmıştı aslında. Ameliyat ve tedavi masrafları için para lazımdı ve elindeki para edecek tek şey teknesiydi. Tayfalarını başka teknelere yerleştirdi, içi kan ağlayarak ama tereddütsüz sattı teknesini. Kızı babasının kendileriyle gelmesini istiyordu, kocasının buna itiraz etmeyeceğini hatta onun da bunu istediğinden emindi. Balıkçı gitmek istemiyordu, kendini sığıntı gibi hissedeceğini biliyordu, bir de onların yaşadıkları şehir buradan çok uzaktı ve deniz kenarında değildi. Denizden uzak kalma fikri balıkçının hiç hoşuna gitmemişti. Yalnız kalacağını, onları ve özellikle torununu çok özleyeceğini bile bile onlarla gitmedi. Belki ileride gelirim diye geçiştirdi tekliflerini. Kızı da fazla üstelemedi, babasının inadını kıramayacağını bilirdi.
Balıkçının yeni bir tekne alacak parası yoktu. Olsa bile yeni bir tekne almayı göze alacak kadar kendini zinde ve genç hissetmiyordu. Karısını kaybetmenin acısını üzerinden atamamıştı. Başka teknelerde de çalışmazdı, bu küçük sahil kasabasındaki balıkçıların hepsi arkadaşıydı, yaşından ve saygılarından ona iş yaptırmazlardı ki. Misafir olarak her tekneyle istediği kadar balığa çıkabilirdi. Zaten ilk günleri de böyle geçirdi. Evde sıkılıyordu, sabahın köründe iskeledeki çıkmaya hazır herhangi bir tekneye atıyordu kendisini. Bir gün Liman Başkanlığından bir haber geldi; yakınlarda bir tepede olan eski bir deniz feneri vardı, fener görevlisi işi bırakıyordu ve yeni bir görevli aranıyordu. Arkadaşlarına daha fazla ağırlık olmak istemeyen balıkçı bu göreve talip oldu. Liman Başkanı eski bir arkadaşının oğluydu, başkan güvenilir bir adam olan balıkçıya hiç düşünmeden bu görevi verdi.
Balıkçının köhne bir kamyoneti vardı, balık kasalarını hale taşımak için almıştı vakti zamanında. Evini kapadı, yatağını yorganını, çok sevdiği pikabını ve plakları ile birkaç parça eşyasını kamyonete yükledi, fenerin yolunu tuttu. Eski fener görevlisi onu bekliyordu, gerekli bilgileri verdi ve gitti. Balıkçı yıllardır fenere gelmemişti, denize açıldığı zaman uzaktan görürdü sadece. Gençliğinde, fener görevlisi bir arkadaşının babasıydı, o vakitler çok sık geldiğini hatırladı buraya. Zaman içerisinde fenerin çok bakımsız kaldığını gördü ve üzüldü. Fener görevlisi lojmanı küçük bir evdi. Bir salon, küçük bir oda ve zeminden döşemedeki kapısı kaldırılarak inilen bir bodrumdan oluşuyordu. Mutfak salonun bir köşesinde açıktı, banyo tuvalet girişin yanına sonradan yapılmış derme çatma bir bölmeydi. Salonun ortasında geniş bacalı, büyük ağızlı bir ocak vardı. Evin virane görünümüne karşın bu ocak balıkçının çok hoşuna gitmişti. Çocukluğunda evlerindeki ocağı hatırlatmıştı ona. Fenerin durumu da içler acısıydı. Jeneratör arızalıydı, elektrik tesisatı çok eskiydi, lambanın aynaları kararmıştı ve çok sönük yanıyordu, boyası yer yer dökülmüş, balkonun korkulukları çürümüştü.
Feneri tamir etmek istiyordu balıkçı. Önce evden başlamalıyım diye düşündü, tepeme çökmeden onarmalıyım onu. Kasabaya gidip bir miktar malzeme aldı, evin içini dışını yeniden sıvadı ve boyadı. Uğraştıkça daha büyük bir tadilat gerektiği ortaya çıkıyordu. Ev neyse de diyordu kendi kendime ve kendi paramla feneri onaramam. Bir yerden para bulmalı diye düşündü. Liman Başkanına gidip ödenek istedi; Başkan ihtiyar balıkçıyı kıramadı fener için bir miktar ödenek ayırmaya razı oldu. Para olunca işler de hızlı yürüyordu, boyacılar tutuldu fenerin etrafına iskele kuruldu. Fener kulesi beyaz boyanınca gelin gibi oldu, ortasına geniş bir lacivert şerit de boyandı. Elektrikçiler geldi, tesisat yenilendi, yeni bir jeneratör alındı, lamba aynaları silindi kırılmış olan birkaç tanesi sipariş ile getirtildi. Ödenek çok değildi ama balıkçı parayı dikkatli harcayarak nerdeyse tüm tadilatı yaptırmayı becerdi. Fener çiçek gibi olmuştu artık. Bir şey eksik diye düşündü balıkçı güzel bir bahçe yapmalı bir bahçe kalıntısı vardı zaten fenerin çevresinde bunu da yenilemeliydi. Bahçeyi düzenlemeyi de kendisi yapacaktı, çok güzel bir meşgale olacaktı bu onun için. Bahçe işlerini bitirdikten sonra da bodrumu atölye haline getiririm ufak tefek ahşap ve seramik işleri yaparım diye düşünüyordu. Fener, balıkçıyı yeniden hayata bağlamıştı, yaslı hali kalmamıştı kendisini çok iyi hissediyordu.
Eskisinden çok daha parlak yanan feneri gören balıkçılar ve gemiler düdük çalarak selamlıyorlardı feneri. Bu çok hoşuna gidiyordu balıkçının ve bir karşılık vermek gerek diyordu. Feneri yakıp söndürebilirim diye düşündü ama bu mevzuata aykırıydı. Bir gün kasabada bahçe için malzeme alırken hurdacının birinde eski bir gemi çanı gördü ve hemen aldı. Çanı temizleyip fenerin balkonuna astı, artık düdük çalan gemilere ve teknelere o da çan çalarak cevap veriyordu.
Bahçeyle uğraşmak balıkçıyı mest ediyordu. Her zaman ki gibi sabahın köründe kalkıp oradan oraya koşuyordu, akşam olunca da bayılır gibi yığılıp kalıyordu yatağına. Kuruyan ağaçları kesmişti, ocakta yakmak için kütük çıktı diye seviniyordu, kurumamış ağaçları budadı, yeni fidanlar dikti, sebze fideleri ve çiçekler için ayrı yerler hazırladı. En son çit çekip boyadı, fenerin dört başı mamur bir bahçesi olmuştu artık.
Şimdi sıra bodruma kurmayı düşündüğü atölyeye gelmişti. İlerlemiş yaşına rağmen el becerisinden bir şey kaybetmemişti ve bu beceriyi daha da geliştirmek istiyordu. Sağlam bir tezgah yapmak için bir miktar kereste aldı, iyi bir mengene, bir sürü testere, el aletleri, boyalar, ahşap malzemeler, seramik çamurları ve alçı aldı. Birikmiş fener görevlisi maaşlarını bu işe yatırmıştı. Pazarcı bir arkadaşı vardı, yaptığı küçük ahşap sandıkları, süs eşyalarını tekne maketlerini onun tezgahına bırakıp sattırmayı düşünmüştü. Bu işten para kazanmayı aklının ucundan bile geçirmemişti, boş vakti çoktu ve o boş durmak istemiyordu. İlk yaptığı birkaç parçayı arkadaşının tezgahına bıraktı, tek tük alan oluyordu ahşap işeri. Kasabada hediyelik eşya satan bir dükkan da vardı. Burada daha çok biblo tarzı hediyelik eşyalar satılıyordu. Balıkçı bir gün bu dükkandaki biblolara bakarken kendisinin de fenerin biblosunu yapabileceğini düşündü. Fenere döndü, atölyeye girdi bir kalıp alçı döktü, sertleşmesini bekledi ve kazıyarak fenerin şeklini verdi. Aslına uygun olarak feneri boyadı. Ertesi gün bunu hediyelik eşya dükkanına götürdü. Dükkan sahibine bu biblolardan yapsam alır mısınız diye sordu. Dükkan sahibi bibloyu çok beğenmişti, yöresel bir bibloyu özellikle yazın gelen turistlere satabileceğini düşündü ve balıkçıya ne kadar yaparsan almaya razıyım dedi.
Balıkçı ilk yaptığı örnekten bir kalıp çıkardı ve bir sürü biblo yaptı. Bir tanesini özene bezene sarıp paketledi ve torununa gönderdi. Balıkçının fenerde ki günleri çoğunlukla yalnız geçiyordu. Bazen eski arkadaşları komşuları uğruyordu bazen de meraklı yabancılar feneri görmeye geliyorlardı. Balıkçı bu yabancılara feneri gezdirip geçmişiyle ilgili bilgi veriyordu, bu kısa turist rehberliğinden çok keyif alıyordu. Misafirlerine çay ikram ediyor ve biblolardan hediye etmeyi ihmal etmiyordu.
Fenere yerleşeli iki sene olmuştu, tadilatlar atölye işleri derken bir günü bile boş geçmemişti balıkçının. Keyfi morali çok iyiydi ama beden sağlığı açısından kendini iyi hissetmiyordu. Geceleri soğuk soğuk terliyor, çabuk yoruluyor, bazen atölyede uyuya kalıyordu. Çok zamanım kalmadı artık diyordu kendine ama bir de bunu teyit ettirmeliyim. Büyük şehre hastaneye gitti, muayene ve tetkik sonuçları beklediği gibiydi, fazla zamanı kalmamıştı. Doktorların hastaneye yatırma tekliflerini kabul etmedi. Cennet köşesi gibi feneri varken, hastane köşelerinde ne işi vardı sonra fenere kim bakardı. Madem zamanı azdı hazırlıklara başlamalıydı. Önce evini ve kamyonetini sattı. Kızının yeniden bu kasabaya dönmeyeceğinden emindi, bu ev onun bir işine yaramazdı ama parasını değerlendirebilirdi. Özellikle bu paranın, torununun tahsilinde kullanılmasını istiyordu. Paranın bir miktarını ayırdı kalanını bankaya kızının adına yatırdı. Karısının mezarını yaptırdı ve yanındaki yeri kendisi için satın aldı. Kızını torununu son bir kez görmek için yanlarına gitmeyi düşündü, ama yol çok uzundu ve yolda ölebileceği korkusuna kapıldı. Hayır yollarda ölemezdi. Durumunu anlatıp onları çağırmak da istemiyordu bu onları erken üzmek olurdu. Annesinin hastalığında kızı yeterince yıpranmıştı. Yine de durumu açıkça belirtmese de hissettiren bir mektup yazdı.

Sevgili Kızım,




Fener görevlisi olduğumu ve fenere yerleştiğimi biliyorsun. Ev boş kalmıştı ve çürüyordu. İyice virane olmadan evi sattım. Kamyonet de çok eskidi, onu da sattım. Ben de çok eskidim ama daha kendimi satamadım. Bu yaştan sonra bu paraları harcayacak halim yok. Çeyiz olarak sana pek bir şey verememiştik, bu paradan da seni mahrum edecek değilim. Sizler hayırlı birer ana baba olarak çocuğunuzun iyi bir tahsil yapmasını istiyorsunuzdur. Ben de torunumun ileri de kardeşleri olursa torunlarımın iyi bir tahsil yapmasını istiyorum. Adına bankaya yatırdığım cüzi parayı bu amaç için kullanmanı senden rica ediyorum. Hepinizi çok seviyorum. Allahaısmarladık.





Baban.

Bir diğer yapılması gereken iş Liman Başkanlığına haber vermekti. Sağlık sorunları nedeniyle ayrılması gerektiğini ve yerine yeni bir görevli aramalarını haber verdi. Yeni görevli gelene kadar fenerden ayrılmayacaktı. Eskiciden sarkaçlı bir saat aldı ve fenere getirdi. Uzunca bir süre çalışacak kadar saati kurdu ve saat mekanizmasını fenerin elektrik tesisatına bağladı. Akşam saat altı olduğunda fener yanacak sabah saat altıda sönecekti. Fener otomatik hale gelmişti ve yeni görevli gelmeden ölürse bir aksaklık olmadan yanmaya devam edecekti. Atölyesine indi tezgahını toparladı son bir biblo yaptı ve boyadı. Fenerin biblosu değildi bu, küçük bir çocuk biblosuydu, tıpkı torununa benzeyen küçük bir çocuk.
Yeni fener görevlisi orta yaşlı bir gemiciydi, bir kaza geçirip topal kalmıştı, gemilerde çalışamadığı için bu işi bulmuştu. Fenere karısıyla beraber geldiler. Ortalıkta kimseler görünmüyordu evin bütün camları açıktı ve anahtarı kapının üstündeydi. Önce girmediler seslendiler, cevap alamayınca içeri girdiler. Masanın üzerinde bir mektup buldular.

Merhaba,






Fenere hoş geldiniz. Ben sizden önceki fener görevlisiyim. Bu mektubu okuduğunuza göre ben öldüm demektir. Sizleri canlı karşılamayı isterdim ancak ömrüm buna vefa etmedi. Dikkat ettiğiniz üzere bütün camlar açıktır. Cesedim evi kokutmasın diye bunu yaptım yine de kokuyorsa çok özür dilerim. Beni içeride yatağın yanında denize bakan camın önündeki koltukta bulacaksınız. Sizler için korkunç kötü bir manzara olabilir, belki daha önce hiç ölü görmediniz. Bunun için de çok çok özür diliyorum. Ocağın üstünde ki kutuda bir miktar para var sanırım cenazem için fazlasıyla yeter. Artanını size bırakıyorum dilediğiniz gibi harcayabilirsiniz. Başınıza açtığım sıkıntı maddi olarak ölçülmez ama onun bir karşılığı olarak düşünebiliriz. Kasaba yetkililerine telefonla haber verirseniz beni alır götürürler. Arayacağınız numara telefonun yanında yazıyor. Sizden tek bir ricam fenere çok iyi bakmanız. Ben geldiğimde buranın hali perişandı şimdi ise çok güzel bir yer, bununla öğünüyorum. Bodrumda küçük bir atölye kurdum, eliniz yatkınsa burayı da dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Ömrümün son iki senesini burada çok büyük bir mutluluk içerisinde geçirdim. Sizlerinde bu fenerde mutlu günler geçirmenizi temenni ederim. Mektuba ek olarak masada tüm teknik donanımla ilgi bilgiler içeren kağıtlar bulacaksınız. Yapılması gereken her şeyi bu kağıtlarda detaylı olarak açıkladım. Yeni göreviniz hayırlı uğurlu olsun.





Eski Fener Görevlisi.

Yeni fener görevlisi telefonla haber verir. Balıkçıyı almak için bir ambulans gelir. Görevliler balıkçıyı oturduğu koltuktan sedyeye alırken avucundan yere, yaptığı en son biblo düşer.